Bu benim bircok dilli iletiler yayinladigim bir blog. Iletilerimi Oblomov'a adamak adina yayinliyorum, ama genelde benimle ilgililer. This is a multilingual blog composed of writings gather under the name of dedication to my love, Oblomov. But they are usually about me.
Perşembe, Kasım 13, 2008
içime ışık girmiyor
Günaydın baldan eşim
Gönlümün istediği, sevdiceğim
Bu sabah uyanmak için pek bir neden bulamadım, saat olarak yeterince uyumuş olmam yataktan atmaya yetmedi beni. Kalktım bilgisayarımın düğmesine bastım, kollarım 'yapma' dediler, dinlemedim. Can yanması... ama bu benim babam, annem, abim, sevdiğim, dostlarım, gülümsemem,... bu bir bilgisayar değil... sevgi şevkat istasyonum, bağlantı merkezim, haber merkezim...
Bu mektuba sana bu sabah okuduğum bir yazıyı göndermek için başladım, hem sabahla ilgili hem yağmurla ilgili, benim penceremden bakılmış da yazılmış gibi, ama pencere yok. gazeteleri karıştırıyordum, Ayça Şen in yazısını gördüm, bak burada.
http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=YazarYazisi&ArticleID=905527&Yazar=%20&Date=13.11.2008&PAGE=
Son birkaç gündür yalnızlaştık. Farkındayım. Üzgünüm. Bizimkisi uzun bir yol, teselli değil bu... Anlamıyorum durumu, farklı bir açıdan bakmaya çalışıyorum kendimce, yazıları karıştırıyorum, kelimeleri, etrafıma bakıyorum.. geçip gitmesini beklemiyorum, bilirsin benim yapacağım bir şey değildir. Düğümleri atlamam. Bu yazı da bana başka bir bakış açısı verdi bu sabah, bizim konumuzla ilgili değil belki ama, içime ışık girmiyor kaç gündür, girdi bunu okuyunca.
Bizim aydınlanmamız lazım, içimizin aydınlanması lazım. Pencerelerimizi açalım, içeri hem hava girsin hem ışık...
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
2 yorum:
mum yakalım biz de; beraber kitaplar okuyup huzurla dinlenelim. pencereleri acalim; gun iceri girsin.
Ayca Sen'in Radikal gazetesinde yayinlanmis yazisini ekliyorum baglantinin calismama olasiligina karsi:
Yağmurda sokaklar
AYÇA ŞEN
Yaşam / 28/10/2008
sayfayı yazdırarkadaşına gönderarşive ekle
Karanlık yağmurlu günlerde her zaman insanı tatlı bir uyku basmıyor.
İç sıkıntısı, mafsal ağrısı, bol baş ağrılı uyuklamalar, hareketsizlik, iç ve dış üşümeyi bir türlü dindirememe ve bütün perdeleri açtığın halde evin aydınlanamaması, hatta, ışığı açtığın zaman evlerin daha da karanlıklaştığı bu havalara önlem almak gerek.
Erkenden kalkıp kulaklığımı takıp epey uzun bir yürüyüşe çıktım.
Çünkü bu havalardan insanı tek koruyan şey spor.
İsmi itibarıyla bile çok sinir bozucu bir şey ‘spor’ ama bunu hepimiz biliyoruz ki, insanı iyileştiriyor.
İlle haldır haldır ağır bir spor değil; kulağında müzikle klip tadında bir yürüyüş mesela.
Dedim ki, te şurdan şuraya, vitrinlere baka baka yürürüm, hem saat de erken olduğu için mağazalar kapalıdır, hiçbir şey de alamam, iyi olur, dedim.
Çünkü vitrin bakamayacak kadar âlelâcele yaşadığımız için dükkânlara girip, kullanmayacağımız hıl hışıra şakır şakır paraları dökeriz.
Vitrinlere baka baka gezerken, hatta bakarken kafayı belki beş kez trafik işaretlerinin sivri köşelerine gömme tehlikesi yaşayıp, yani kafa tamamıyla dünyevi meselelerdeyken, bir ilkokulun önünde, tekerlekli sandalyede 14-15 yaşlarında bir çocuğu babasıyla kediler gibi koklaşırken gördüm.
Karşıdan karşıya geçiyordum. İlkokulun önündeki bankta gördüm onları.
Baba, oğlunun saçlarını kokluyor, öpüyor, çocuk babasının burnuna burnunu değdiriyor, kedi yavrusu gibi dengesiz hareketlerle yüzüne patisini atıyor, ikisi de son derece mutlu ve yoksul belli, uzun uzun oynadılar.
Çocuk babasının boynuna burnunu gömdü, baba gülümsüyordu, yaşlıcaydı, belki de dedesiydi, o da çocuğun boynuna burnunu soktu, uzun uzun yüzlerini birbirlerine değdirip bakıştılar, biraz da abartılı bir sevgiydi, yağmur filan yağıyordu, tutku vardı, hem aşırı hüzünlü hem de azıcık bakana iğdiş ediciydi. Belki de ben çok pis bir insanım, ondandır.
Görünmez gibiydiler, yanlarından geçenler fark etmiyordu. Dedim ki,
lan dedim, galiba ben uyduruyorum bunu kafamdan.
Hem aklı, hem vücudu sakat bir çocukla, saçları beyazlaşmış, hırpalanmış bir adam masumca sevişiyorlar yolun ortasında, dedim ki, tamam dedim, delirdim, havalar geldi yine bu mevsime, yedim kafayı.
Sonra üç kırmızı ışık geçti aradan, onlar görmeden, kesip durdum uzaktan.
Sonra kalktılar, ben sanmıştım ki, çocuk ilkokula girecek, babası mı artık nesiyse, o da uzun bir yolculuğa çıkacak, vedalaşıyorlar, yaşanan her ne ise, ağır bir şeyler hafifçe ve müthiş bir sevgiyle yaşanıyor.
Milyarlarca seçenekten birini projelendirmeye çalışırken, onlar kalktılar, yola koyuldular. Adam tekerlekli sandalyeyi yorucu rampadan ittire ittire, güle oynaya, arada durup koklaşa koklaşa taşıdı. Hep gülüyordu, gülerek konuşuyordu, çocuk da.
Bak ne kadar pisleşmişiz sevgili okur; sandım ki bunlar sapık da değilse kesin dilencidir.
Dilenciler Caddesi’nin trafik ışıklarını da geçtiler, bizim apartmanın olduğu dönemece saptıklarında kestirmeden koşa koşa girip adamla göz göze gelmek istedim.
Adamı kıllandırmamak ya da rencide etmemek için servis beklermiş gibi yapıp önümden geçecekleri yerde durup beklemeye başladım.
Geçtiler. Göz göze geldik.
İri gözleri, dağınık ve biraz da alkolik, kabarık beyaz saçlarının görüntüsünden daha genç bir adamdı.
Sanki görünmezlermiş hakikaten de adamla göz göze gelmem garibine gitmiş gibi baktı yüzüme.
Geçip gittiler.
Hiçbir şey anlamadım. Hiçbir yere koyamadım.
Hıyar gibi arabaların içinde plazalara koştura koştura gidip iki göz evlerin içinde oturup hayatın hiçbir şekilde içine girmediğimizi damarlarımda hissettiğim bu tip zamanları hiç sevmiyorum.
Hiç sevmiyorum.
Neler oluyor sokaklarda. Bu nedir bizim yaşadığımız.
Kimler var oralarda.
Yorum Gönder